Tepki

Haberleri izliyorum, her gün farklı bir kanal, gazeteleri alıp okuyorum bakıyorum da; ‘neler oluyor neler’..

Hani, derler ya ‘’ülke elden gidiyor!’’ Gitmiş de sanki gidişini bir film gibi her gün izliyorum..

‘Olmaz böyle şey!’ diyorum ama bunu günde kaç kez tekrarlıyorum kestiremedim.. Çünkü öyle böyle değil, bir ülkede 1 günde bu kadar mı şaşılacak haber olur? Bu kadar mı çok yolsuzluk, anlamsızlık, karaktersizlik meydana gelir? Her birine ‘hassiktir be rıfat abi’ diyorum, bazıları için bir şeyler de yapıyorum.. Ama ‘’olmaz ki canım?!’’, her habere hayretler içerisinde bakıyorum, dehşete düşüyorum..

Sonra şöyle bir geriye çekilip düşündüğümde ise; ‘’Acaba ben mi çok irdeliyorum?, Acaba sorunlu biri miyim?’’ diye yakınıyorum kendi kendime.. Çünkü çok iyi biliyorum bana bu gözle bakanlar olabilecektir.. ‘’Yahu birader sen biraz rahatla alıştık artık biz bunlara’’.. ‘’E hep oluyor bunlar’’..

Ah, ah.. ah ki ne ah..

İşte derdim, tasam burada.. Artık bazı şeyleri garipsemiyoruz, bazı şeylere de tepki göstermiyoruz.. Hep dillerde dolaşan suni gündemlerin altında her biri ayrı manşet olacak sürüyle olay yaşanırken, hepimiz bir yerlere takılmış vaziyetteyiz.. Hal bu ya, artık bazı şeyler o kadar çok yapılmaya başlanılmış ki, unutuveriyoruz, görmezden geliveriyoruz..

Bir kişiyi öldüren katil, herkesi öldüren tanrı olurmuş.. Biz ise katilleri es geçip, tanrılara pandik atmayı yeğliyoruz..

Polisin coplamasını, adamın eşini bıçaklamasını, tribünde küfreden ve sahaya bir şeyler fırlatan adamı, halk otobüsünün zamanında kalkmamasını, alkollü bir sürücünün dehşet saçmasını, okullarda rüşvetin ve kadrolaşmanın iyiden iyiye yayılmasını, okul arazisine alışveriş inşaatını, yeşil alana iş merkezi inşaatını, hastanelerdeki olumsuzlukları, yanı başımızdaki inşaat yolsuzluğunu hep es geçiveriyoruz, önemsiyemiyoruz.. Daha heyecanlı şeyler lazım yahu bizlere, böyle deli dolu kıpır kıpır şeyler.. Bunlar zaten oluyor ki, hepimiz görüyoruz, normal ki artık bunlar.. Yahu! Ne gerek var ki? Biz tanrılarla ilgileniyoruz!

Ey maşallah!

Bana eskiden yalan söylenilmesi garip gelirdi, Artık hangi yalan daha kötü diye düşünüyorum..

Berhudar ol memleketim, berhudar ol..

Toplumsal kutuplaşma

Ne olacak bu memeleketin hali.
Bu soru gündelik sohbetin tıkandığı yerde kurtarıcı vazifesi görmesinin yanında bilinç altında ki devletsel kaygımızın bir göstergesidir.Bir misafiriniz geldiğinde ne yaptın ne ettin gibi klasik sorulan sorular katagorisine girmiş olması , bireyin gelecekle ilgili kaygılarının dışa vurumu ve karşısında ki kişi tarafından ferahlatıcı bir kaç cümle duyma istencinden ötürüdür.
Bireyin huzurlu bir yaşam sürebilmesi toplumsal hoşgörü ile mutlaklık kazanacaktır.Hoşgörüden yoksun toplumlar iç çatışmalardan kaynaklanan aydınlanma sürecinde ki durağanlıktan ötürü kontrolünü bu yönde ilerlemiş başka bir toplum sömürüsü altında devam ettirecektir.

Ne olacak bu memelektin hali sorusunu sık sorulan sorular katagorisinden ilelebet silme vakti gelmedi mi ?

Benim kanımca bu zaman dilimini çok daha önce yaşamalıydık ama hem dış faktörler yüzünden hemde bu dış faktörlerden etkilenen iç unsurların kendi aralarında ki güven eksikliğinin yerini ,toplumsal mutabakata devretme konusunda ki yanaşmazlığı Cumhuriyetin 3.üncü kuşak neslinide aydınlık Türkiye rüyasından mahrum bıraktı.
Evet Tehlikenin farkında mısınız ?
Bu slogan Şeriat misyonu olan bir parti için ilk kez Cumhuriyet gazatesinden kullanıldı.
1980 yıllarında ki sol , sağ gibi dış kaynaklı iki görüşün bu ülkeye verdiği acıyı ve zararı anlatmaya kalksak belki de veritabanı yetersiz kalır.Şimdi ki durum bir öncekinin laciverti olarak gün yüzüne çıkıp cephe seçimine başlamış durmundadır. İktidar olanın koltuğu elinden aldığı diğer görüşün devlet içinde ki uzantılarını ayıklama girişimlerine başlaması ve yerlerine kendi adamalrını ataması ,diğer görüşün halkı kışkırtarak cevap vermesi toplum içinde karamsar bir ruh haline sebep olmaktadır.
Bence tehlike tek yönlü değildir.Tehlike iki tanedir.Bu iki görüşün birbirleri ile olan munasebeti aydınlanma ve kalkınma hasreti çeken toplum için en büyük tehlike olarak göz önünde durmaktadır
Akp gibi ikdidarının ilk döneminde yolsuzluk rekoru kırmış bir parti nasıl olurda %47 oy alır.Bunun sebebi Laik oldukalrını ifade ederek halkı iktidar partinin yolsuzluklarından çok şeriat kökenine odaklama girişimlerinde ki rezil ve tutarsız davranışlardır.
Aynı soru sahibi olduğu belediyelerde bırakın adının yolsuzlukla anılmasını halka hiç bir hizmet götürmeyen CHP hangi proje ile %20,5 oy almıştır.Bu iki zıt görüş birbirinden beslenerek Türkiyenin üzerine karanlık gibi çökmektedir.
Artık dur deme zamanı gelmiştir.
Laikliği içini boşaltıp kendi egolarınca çarpıtan Marksist komunistlerinin elinden alıp 1982 anayasasında ki tanımında kullanılan demokratik laik modelinde bireylerin inançlarına devlet garantisi verilerek güvence altına alınmalı bireyin inanç kaygısı yüzünden devletle arasında açılan mesafe kapatılmalıdır.Uygulama aşamasında Fetulla gülen tarikatı ,ismail ağa tarikatı gibi marjınal grupların mal varlıklarına el koyularak tek bölgede ki yoğunlukjları ber taraf edilmeli laik sistemin bireyi koruruken örgütleşerek devlet yönetimine nufus edecek olan oluşumlara karşı kararlı olduğunun vurgusu yapılmalıdır.
Günümüzde ki dayatmacı uygulama sistemi ile oluşturulan laik karşıtı kesimin sıkıntıları giderilmeli ,diğer ikinci tehdit olan Akp unsurunun yolsuzluklar ve dış strateji konularında ki tutarsızlıklarından ötürü muhalefetten gelen baskılar karşısında ,sırtını devlete burjuva devleti gözüyle bakan halkı kullanmasının önüne geçilmelidir.
Akp`nin kapatılması için bir çok etken varken sadece türrban konusunu gündemde tutarak açılmış gibi gösterilip kapatılmaya çalışılan partinin, bir sonra ki seçimlere altarenatifsiz girmesi sonucu daha güçlü bir şekılde geri gelebilecek olaması refah, saadet gibi örenekleri ile göz önündedir.
Laikliğin savunulurken sarf edilen söylemeler ve girişilen eylemeler ,hükümetin ekonomık politikasından kaynaklanan açlığı ve yoksulluğu halkın dikkatinden kaçırıp sadece inanç faktörüne odaklanmasını sağlamakta ,bu şekılde kapatılacak partinin bir sonraki seçim malzemesi canlı tutulmaktadır.

Laik kesim bu ülkede şeriat/irtica tehditinin tamamen yok olamsını kendi varlığı için istememktedir ,aynı konuda dinci partilerinde bireysel sorunlara dayalı çözümleri çatışma yaratacak şekılde ele alıp çıkmaza sokarak önlerinde ki engelin laik kesim olduğunu vurgulama politikaları kendi iktidarları için laik kesimin tutarsız tepkisine ve engellemelerine ihitıyacı vardır.Zaten derin devlet gibi paranoyalar yüzünden yaşanan olayların arka planı olabileceği düşüncesinin hüküm sürdüğü toplum devlet yönetimi içinde ki burjuva diktatörlüğü olgusunu güçlendirmektedir.Malumunuz TSK içinden çıkan , daha önceki darbelerden ötürü abd 3 teşekkür borcumuz var söylemi artık gizemini korumamaktadır.
Akpnin abd kontrollü teslimiyetçi bir politika izlemesinin yanında gelecek nesillerin kaynakalrınıda kendi misyonuna yardım verecek dış güçlere peşkeş çekmektedir.

Türkiye cumhuriyetinin önünde bir değil iki tehlike mevcuttur.
Sizlerin Cumhuriyewti korumak için laik kesimde olmanız dincilere hizmet ederken .Dinci bir yaşam vaad eden parti taraftarlığında ki artış laikçileri diri tutmaktadır.
Bu tek kutuplu , ama iki farklı oluşum Türkiyenin bahrına batan haneçler olarak algılanmalıdır.

Söz ve ses

Küreselleşme esas olarak sermayenin tarihinde bir dönüşümü ifade ediyor. Ama bununla sınırlı olmadığı da çok aşikar. Hayatın her alanında derin etkiler yaratıyor. Zihniyetler, bakışlar, tutum ve davranışlar, zevk ve beğeniler de alabildiğine dönüşüyor.

Sanatlar da bundan nasibini elbette ki aldı ve almaya devam ediyor. Kültür tarihi, “sözlü” ve “yazılı” kültür ayırımı üzerinde ağırlıklı olarak durur. Hiç kuşkusuz yazı kültürel tarihte şaşırtıcı bir etkide bulunmuş modernite ile beraber basılı hale gelince insanlık durumlarını esaslı bir şekilde değiştirmiştir. Ama bir an için düşünelim; bu büyük dönüşüm nihayetinde “söz”ün tarihi içinde olan bir dönüşümdür. Yani söylenen söz, yazılan ve yayımlanan bir söz durumuna getirilmiştir. Burada kulak ya da işitme duyumuz devreden çıkarılmış, “söz”, “göz” ile temasa gelmiştir.

Ama bana kalırsa daha esaslı bölünme “söze dayalı” ve “sese dayalı” kültür arasındadır. “Söz” ve “ses” dünyası birbirinden tamamıyla kopuk iki dünya değildir. Aralarında hayli zengin bir ilişkiler dünyası olduğu kesindir. Her şeyden önce “söz”ün anlamlı kılınmış, akla uygun hale getirilmiş bir “ses” dünyası olduğu da söylenebilir. “Söz” edebileştirildiği nispette duygusal akla hitap eder. Duygulardan arındığı nispette ise, bilim ya da felsefe dili olarak şekillenir. Öte yandan “ses” başlı başına bir estetik değer olarak muhafaza edilirse müzikal dünyanın kapıları açılır. Burada da “ses”, yeniden “söz”ü içerebilir. Ama ikisi arasındaki ilişkide bu kez belirleyici olan ses estetiğidir. Yani “söz”, “ses”e bağlı olacak, ona hizmet edecektir.

BİRAZ ÖNCE NE DİNLİYORDUNUZ?

“Söz”ün alanı elbette ki çok geniştir. Pek çok duyguyu ya da düşünceyi sözlere dökmek ve ifade edilebilir hale getirmek mümkündür. Ama “söz”ün ifade imkanlarının kendi sınırlarına ulaştığı durumlar da vardır. Bu aslında “söz”ün bittiği yerdir. Orhan Veli de adeta bunu teslim etmektedir. Sıra seslerin mutlak hakimi olduğu bir noktaya gelmiştir. “Ses”, “söz”ün bittiği yerde başlar. Aldous Huxley bir denemesinde müziği, sözlerin ifade etmekte yetersiz kaldığı duyguları işleyen sanat olarak tanımlar. “Söz”ün dile getirmekte acze düştüğü yerde seslerin büyülü dünyası işlemeye başlar. Chopin’in etkili piyano müziği bugüne kadar milyonlarca kulağa ulaştı. Onu dinleyenler elbette ki meşreplerince farklı şeyler hissetmiş olabilir. Ama hepsini Chopin’in müziğinde buluşturan, sözlerin bittiği bir noktadaki duygusal arayışları ve yönelişleri olmuştur.

“Söz”ün “ses” ile ilişkisi müzikal estetik açısından çok hayati bir sorunsaldır. Aldous Huxley, yukarıda andığım yazısında Wagner’in müziğini Beethoven’in müziği karşısında küçümsemekten alıkoyamaz kendisini. “Wagner çok şeyi anlatmak istedi ve bunun için müziğinde söze fazlasıyla yer verdi. Bunun için çok az şey anlatabildi. Oysa Beethoven, sözü daha az ve daha dikkatli kullandığı için çok daha fazla şey anlatabildi” diye yazar. Beethoven’in Chopin kadar iyi bir örnek olduğunu sanmıyorum. Çünkü Chopin, aynı akıl yürütmeyle gidersek, Beethoven’den daha fazla şey anlattı, çünkü müziğinde “söz”e hiç yer vermedi.

Bu ülkenin tanınmış sosyalist yazarlarından birisinden dinlemiş ve çok etkilenmiştim. Kendisi 12 Eylül’ün ardından Paris’e kaçmış. Yıllar boyu süren sürgün hayatında, Türkiye’den tanıdıkları aracılığıyla getirttiği Osmanlı-Türk musıkisi kayıtlarını dinleyerek hasret giderirmiş. Bir gece, hayli ilerlemiş bir saatte, Itri’nin Neva Kar’ını, üstelik biraz da yüksek bir sesle dinlerken kapısı çalınmış. Herhalde komşular şikayete geldi diye endişelenmiş. Kapıyı açmış, üzerlerine eşofmanlarını geçirmiş uykulu bakışlarla kendisine bakan genç bir çifti bulmuş karşısında. Tam özür dilemeye başlıyormuş ki; gençler gülümsemişler ve niyetlerinin şikayette bulunmak olmadığını; uyurken müziği duyup uyandıklarını, dinlediklerini ve çok merak ettiklerini söylemişler ve eğer mümkünse bu müziği kendilerine dinletip dinletemeyeceğini sormuşlar. Rahatlayan yazar onları hemen içeriye buyur etmiş ve kaseti başa almış. Fransız çift bu müthiş eseri dikkatli ve meraklı bir ifadeyle sonuna kadar dinlemiş. Sürgündeki yazar merak etmiş ve Fransız çifte izlenimlerini sormuş. Demişler ki, “bu müziği biz layıkıyla anlayamayız. Ama görünen çok açık bir şey var. Bu müzik çok zor bir şeyi başarmış. Sadelik içinde yüceliği anlatıyor”… Ne tuhaftır, Chopin’in bir dostlarına yazdığı mektupları okurken çok benzer bir ifadeyle karşılaştım. Bir dostuna yolladığı mektupta Chopin müzikal estetik anlayışını şöyle ifade eder: “Müzikte sadelik, ancak büyük zorluklar aşıldıktan sonra sağlanabilecek olan en yüksek gayedir”… Bu sadelik neyi anlatır? Yeniden Huxley’e dönecek olursak cevap paradoksal ağırlığıyla çıkar karşımıza. Huxley, seslerin dünyasının işlevini sessizliği anlatmak olarak değerlendirir. İnce ses işçiliğidir bu ve bizi ses aracılığıyla, onun zıddı gibi gözüken bir sessizlik alemine sokar. Bu alemde ise bir bakıma bütün dünyevi darlıklarımızdan ve sığlıklarımızdan arınırız.

Müziğin işçiliğini ustalaştıran olgulardan birisi de “söz”ün “ses” tarafından ne derecede massedilebildiğiyle ilişkilidir. Bizi sessizlik alemine taşıyan sadeliğin sağladığı kıvam, “söz”ün ustaca aşılmasıdır aslında. Bir insanın müzikten ne derecede anladığını ölçmek istiyorsanız, güfteyle ne kadar ilgilendiğine bakın. Eğer müziğin sözleri üzerinde gerektiğinden fazla duruyorsa, bilin ki, o insanın müzikle olan bağı sınırlıdır. Osmanlı-Türk musıkisi, sözü kullanmıştır. Ama mesela Zaharya’nın ya da Itri’nin bestelerinde “söz” alabildiğine eğilir, bükülür ve melodik yapıya o denli ustaca yedirilir ki, çoğu zaman dinleyici ne denildiğini anlamaz bile. Eserin melodik olgunluğunu ortaya koyan terennüm bölümlerinde ise söz’den açıkça vazgeçilir; “tene, tenna” benzeri, anlamı olmayan söz kalıpları kullanılır. Müziğin olgunluğunu şekillendiren diğer bir husus da, ritim meselesinin halledilmesiyle ilişkilidir. Söz’ün egemenliğinin sürdüğü folk müziklerde çok canlı bir ritim geleneği de ortaya çıkar. Post modern dünyada bu gelenekler alabildiğine kıymet kazanmış ve vurmalılar müziği altın çağını yaşar olmuştur. Oysa ritim, müziğin en yüzeydeki unsurudur. Bir müziği önce ritmiyle algılarız. Canlı bir ritim, dinleme ortamını hemen demokratize eder ve herkesi içine alır. İnsiyaki olarak müziğin içine girer, uzuvlarımızı sallamaya, ellerimiz ya da ayaklarımızla tempo tutmaya başlarız. Aslında burada bütünüyle müziğin değil, onun bir parçası olan ritimlerin içine girmişizdir. Bu o kadar belirleyici olur ki, melodi de ritme göre ya da ritmi canlı tutmaya dönük olarak şekillenmeye başlar. Pek çok asri müziğin melodik değerinden emin değilim. Ritmi geriye çektiğiniz zaman geride pek bir şey kalmıyor galiba.

MÜZİK POPÜLERLEŞİNCE…

Osmanlı-Türk musıkisini olgun müzikler dairesine koyan özelliklerinden birisinin de, onun ritmi, usul gibi bir işlemden geçirip; tıpkı güfteye yaptığı gibi melodinin içine gömmede sağladığı başarıyla ilişkili olduğunu düşünüyorum.

Osmanlı-Türk musıkisi elbette ki asri zamanların etkilenmelerini yaşadı. Politik mülahazalarla yürütülen kültür savaşları içinde bu musıkinin muhitsizleştirilmesi, yani üretildiği mekanların uğradığı tahribattan bahsetmiyorum. Bu ayrı bir konu. Niyetim, her geleneksel müziğin yaşadığı asri dönüşümleri gözden geçirmek. Bunların başında bu musıkinin demokratikleştirilmesi ve popülerleştirilmesi geliyor. Bu aynı zamanda da kapitalizmin sanatı meta’laştıran dinamikleriyle birlikte değerlendirilmesi gereken bir husus. “Yüceliği sadelik içinde” anlatan gelenekleri sürdürdüğü sürece müziğin alınması ve satılması son derecede zor bir iştir. Müziğin alınıp satılması için demokratize ve popülarize edilmesi lazımdır. Bu da onun unsurları ve terkipleri üzerinde oynamayı zorunlu kılacaktır. Beethoven’in 5. Senfonisi baştan sona dinlenmesi zor bir eserdir. Ama eğer kulakları bir anda saran leid-motive’ini mesela popüler ritim kalıplarıyla bezeyip, üç-beş dakikalık bir “parça” haline getirirseniz kolayca satabilirsiniz. Osmanlı-Türk musıkisi de önce form düzeyinde demokratikleşti. Kâr, beste, ağır semai, yürük semai gibi formlar bırakın dinlenmeyi, işlenmez oldu. Mustafa Çavuş’un öncülüğünü yaptığı şarkı geleneği, Hacı Arif ekolüyle şahikasına ulaştı; bugünlere geldi. Asaf Halet Çelebi’nin bundan seneler önce yazdığı yazılarda Hacı Arif ya da Şevkı Bey küçümsenir. Eğer yaşasaydı ve bugün yapılanları görseydi ne yazardı kim bilir?

Osmanlı-Türk musıkisinin yeni icra mekânları -başta radyo ve gazinolar olmak üzere- popülerleşmesi ve demokratikleşmesine katkıda bulundu. Her müzik gibi bu musiki de görselliğin baskısına maruz kaldı ve sergilenmesi, dinlenmesinin önüne geçti. Mesela konserler onun nasıl demokratikleştiğini, popülerleştiğini ve de görselleştiğini eş anlı olarak gösteriyor bize. Oysa insanın dinlediği müziğe bütün varlığıyla kulak vermesini ifade eden sevk-i tabiisi gözlerini kapatmasıdır. Bu sevk-i tabii bir bakıma gönüllü bir körlük durumunu yaşamaktır. (Körlerin müzikal yeteneklerinin keskinleşmesi de bunu trajik olarak ispatlamıyor mu?) Oysa bugün müzik seyirlik bir gösteridir. Buna da en hafifinden “yabancılaşma” denir herhalde.. Popülerleşme ve demokratikleşme yolunda atılan her adım da musıkinin nasıl icra edileceğini belirliyor. Ritim ve ses hacmindeki dönüşümler bunun alameti. Ritim unsuru, darbukayla beraber baskın bir hale geldi. Hi-fi sistemleri, mikrofon-kolon sistemleriyle beraber ses hacmi inanılmaz bir ölçekte büyüdü (Bu gelişmeler akort sistemine bile yansıdı ve ses hacmi baskısıyla akortlar alabildiğine dikleşti).

Benzer bir dönüşüm de tınıda yaşandı. Musıki bir keman işgaline uğradı. Bu işgal, ney, tanbur ve klasik kemençe gibi musıkinin tınısını belirleyen ama kapalı ses estetiğine sahip ve bu yüzden de ses hacmi olarak kanun ve keman gibi sazların gerisinde kalmaya mahkum sazların tınısını yok etti. Velhasıl artık kim daha çok bağırıyorsa o kazanıyor. Müziğin yozlaşması, esas olarak onun sessizliği anlatmakla olan bağının ortadan kalkması bağlamında yaşanıyor. Sadelik “mıy mıylık” olarak algılanıyor ve küçümseniyor. Bu haliyle de ticari dünyanın ilgisini çekmiyor. Bu da musıki adamlarını varlık krizine sokuyor. Post modern dünyanın aldatıcı kolaycılıklarına dahil ediyor ve içi boş, ama anlık etki yaratan “projeler” geliştirmelerine yol açıyor. Ünlü sitar ustası Walayet Khan’ın, isim vermeden Ravi Shankar için söylediklerini burada zikretmek gerekir. Walayet Khan bu deneysel çabaları renklilik olarak sunan söyleme karşı “Evet bu renklerin buluşmasıdır; ama sonuç çamurlu bir matlıktır” der.

TEKNOLOJİ NE GETİRDİ NE GÖTÜRDÜ?

Teknolojik yeniliklerin burada da dikkat çekici bir şekilde belirleyici olduğunu görüyoruz. Teknolojik tarihin geri çevrimleri esas alındığında sıfır toplamlı bir tarih olduğu burada da görülüyor. Her kazanım bir kaybı da beraberinde getiriyor. Mikrofon bir perde musıkisi olan musıkimizin daha hassas icra edilebilmesine imkan verdi. Çünkü, üstad neyzen Niyazi Sayın’ın da belirttiği gibi mikrofon, oda şartlarında kulağın almadığı kusurları apaçık hale getirmiştir. Perde kurallarına sadakat gösteren musıki adamları bundan kendi paylarına yararlanmışlar ve gerekli ayarlamaları yapabilmişlerdir. Ama kahir ekseriyet mikrofon sistemini bu duyarlılığı işlemek için değil ve fakat seslerin abartısını sağlamak için kullandı. Aynı şey kayıt teknolojisi için de geçerlidir. Teknolojinin kayıt imkanlarıyla pek çok değerli icrayı zapt etmek ve gelecek nesillere aktarma imkanlarını bulduk. Ama bu kayıtların icranın inceliklerini ne derecede yansıttığı tartışmalıdır. Kayıt tarihimizin en vurucu isimlerinin başında gelen Tanburi Cemil Bey’in kendi kayıtlarına ilişkin değerlendirmelerini içeren defteri(el’ an Neyzen Niyazi Sayın’dadır), bu kayıt işinden pek de hoşnut olmadığını gösteren ibarelerle doludur. Hiç kuşkusuz bu kayıtlar, Cemil Bey’in hakiki performansı hakkında ancak eser bir izlenim kazandırıyor bizlere. Kendisi “off the record” dünyasında tedirgin edilmeden kim bilir neler yaptı?

Müziğin bir zevk meselesi olduğu ve zevklerin yargılanamayacağı söylenir ki son tahlilde doğrudur. Burada yazılanlardan incinenler olduysa beni affetsinler. Müzik tartışmaları bu satırların yazarını her zaman sıkmıştır. İsterseniz, söz’ü burada noktalayalım. Bu hafta sonu fırsatınız olursa neyzenlerin kutbu üstad Niyazi Sayın’ın “Evc’ara” taksimine bir kulak verin. Orada her şey söze dökülmeden zaten söyleniyor…

PROF. DR. SÜLEYMAN SEYFİ ÖĞÜN

Tarafsız Bölgede durmak

2 Mayıs tarihli gazeteler, neredeyse aynı manşetlerle çıktı. Herkes hükümete, valiye, emniyet müdürüne vs. ateş püskürüyordu. Polisin olaylara sert yaklaştığını, hükümetin 1 Mayıs kutlamalarını berbat ettiğini söylüyordu.

Televizyonlar aynı mesajı, canlı yayınlar yoluyla zaten zihinlere kazıyacak görüntüler desteğiyle vermişti. Televizyon görüntülerinin ve gazete haberlerinin geneline bakılacak olursa, 1 Mayıs kutlamaları masum bir çerçevede yapılacakken hükümet güç kullanmayı tercih etmiş ve şiddet eylemleri sokaklara taşmıştı. Peki, gerçek aynen böyle miydi?

Gazete ve TV’lere akseden şiddet manzarası aynıyla vakidir; ancak madalyonun sadece bir yüzüdür anlatılan. Hiç kimse -en başta da bu satırları yazan- devlet tarafından orantısız güç kullanılmasına razı olmaz. Bunda şüphe yok. Ancak herkes -ve tabii ki objektif olmaya mecbur medya- elini vicdanına koyup doğruları konuşmalı ve soğuk savaş yıllarından kalma takıntılar yüzünden meseleyi sadece devleti eleştirmeye odaklamamalı. Hele “durun bakalım, meselenin bir de hukukî yönü var” diyenleri alelacele devlet yanlısı ilan etmemeli: 1 Mayıs’ta yaşananlardan herkes bir ders çıkarmak zorunda. Hükümet, muhalefet, sendikalar, mülkî idareler ve tabii ki medya.

Evet, maalesef, 1 Mayıs’ın İstanbul Taksim Meydanı’nda kutlanması bir inatlaşmaya dönüşmüştür ve nahoş (belki de birilerine göre hoş) görüntüler ortaya çıkmıştır. Şimdi bu durum karşısında faturayı sadece hükümete, valiye, emniyet müdürüne kesmek kolaycılıktır; hatta kimse kusura bakmasın, eyyamcılıktır. Tabii ki hükümet kanadının da yanlışları olmuştur ve eleştirilmelidir; ancak yapılan yayınlar tek yönlüdür, yanlıdır; daha ötesi fanatikçedir. Bu tek taraflı yayınlar karşısında medyaya çok basit bir soru sorularak Nasreddin Hoca’nın esprisini hatırlatmak isterim: Hırsızın hiç mi kabahati yok!

Soğuk savaş döneminden kalma 1 Mayıs takıntısını bir kenara bırakın, hükümetten duyduğunuz anormal nefreti bir lahza unutun, kargaşadan medet uman fırsatçı zihniyeti bir dakika dinlemeyin ve şöyle düşünün lütfen: Herhangi bir grup, dernek, vakıf, sendika gelip diyor ki: “Ben şu alanda miting yapmak istiyorum”. Burada aslolan hukukî otoritenin buna vereceği cevaptır. Şayet bu otorite şöyle diyorsa: “Bu meydana izin vermiyorum; şu alanda miting yapabilirsin.”, yapılacak tek şey yine kanunlar çerçevesinde kalıp itiraz etmektir. İtirazınıza da hayır cevabı veriliyorsa ille de “bana izin verilmeyen yerde gösteri yaparım ve buna hiç kimse karışamaz” diyemezsiniz. “Bal gibi de derim” diyen öyle bir kapı açar ki, bu yolun sonu anarşidir, kargaşadır.

Söz konusu olan daha önce cinayet işlenmiş ve o cinayetin esrarı hâlâ çözülememiş bir alan. Yetkili birimler o mekânda can güvenliğini sağlayamayacağını beyan ediyor. Üstelik “Elimde istihbarat var, bazı terör örgütleri bu yılki 1 Mayıs’ı Taksim’de sabote edecek” diyor devlet. Böyle bir tablo karşısında sendikaların yaptığını tasvip etmek doğru değil. Tamam; “orantısız güç kullanıyor” diye güvenlik güçlerini eleştirelim; ancak bu mevzuun bu kadar gerilmesinde Taksim fetişizmi yapan sendikalara da “yüreğiniz soğudu mu, ayıp olmadı mı, neye yaradı?” diye soralım. Sendikacılık bu değil çünkü!

Haydi diyelim ki sendikalar o malum sol geleneğin kadim takıntılarından bir türlü yakasını kurtaramıyor, işçilerin haklarını somut talepler üzerinden aramak yerine, ideolojik şovlardan oluşan gösteriler yapmayı tercih ediyor; peki bizim medya neden bu kadar dolduruşa geliyor?

Şüphe duymamak elde değil…

Maalesef bizim medyanın çok mühim bir kısmı da solculuktan geliyor ve yakasını ilk gençlik aşklarının “devrimci” nostaljisinden bir türlü kurtaramıyor. Acaba bir miting alanında ısrar eden gruplar “sağcı” olsaydı, mesela gösteri başörtüsü üzerine yapılsaydı ve dahi devlet de “olmaz” diye ısrar etse, göstericiler de inatlaşsaydı bizim medya bu kadar “özgürlükçü” davranabilir miydi dersiniz? Şu 1 Mayıs krizinde “ey hükümet, ey sendika, lütfen aklıselimle hareket edin, halk sokaklarda kavga istemiyor” diye yazan birine rastlanmadı. Olaylar yaşandıktan sonra da her iki tarafın hatadaki hissesini ayırıp objektif tenkit yapanlara da rastlanmadı. Nerede kaldı aklıselim, nerede kaldı sağduyu, nerede kaldı sosyal sorumluluk?

İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ı yerden yere vuranlar DİSK Başkanı’na “Süleyman kardeşim, kusura bakma ama sen de bu işi fazlaca gerdin” diyemez mi? Ya da Vali Muammer Güler’e manşetlerden tokat akşetmeyi gazetecilik cesareti sayanlar, KESK yetkililerine “sendikacı yoldaş, sen de biraz mutedil olabilirdin aslında” diyemez mi?

Olayların beni kuşkulandıran bir başka cephesine temas etmeden geçemeyeceğim. Türkiye’nin karışmasını isteyen bir zümrenin varlığı artık ayan beyan ortadadır. İki senedir ortaya çıkan çetelerin gayesi yeterince deşifre edilmiştir. “Ses getiren olaylar” sayesinde Türkiye’yi karıştırmak isteyenlerin antidemokratik arzular / ihtiraslar peşinde olduğu artık herkesin malumudur. O kadar ki Ergenekon soruşturması kapsamında basına sızan bilgilerde “ortalığın karıştırılması gerektiği” söyleniyor, “ekonominin kötü gitmesi için krizler çıkarmaktan” bahsediliyor, “Türkiye’nin AB’den uzaklaşması için içine kapanmaktan” dem vuruluyordu. Tam bu strateji paralelinde hamleler yapılırken 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması için inanılmaz bir gayretkeşlik sergilendi. N’olur başka bir yerde kutlasan? İlle de Taksim! Sebep? 1977′deki o melun hadiseyi hatırlamak. Peki, aynı tehlike bu yıl için de geçerliyse, devlet bu konuda açıktan açığa endişe duyuyor ve bunu kamuoyuyla paylaşıyorsa, bu anlamsız inatlaşmanın çatışmaya dönmeyeceğini kim söyleyebilir? Nitekim öyle oldu. Sendikacıların dediği yerine getirilse de hoş değil manzara getirilmese de. Önemli olan 1 Mayıs’ı Türkiye’nin bütün illerinde olduğu gibi şenlik içinde kutlamak. İnatlaşma yaşandıktan sonra müsademe olacağı ortadaydı; çünkü meseleye iyi niyet yerine “söke söke alırız” mantığıyla yaklaşılıyordu. İnsan tam bu noktada şüpheye kapılıyor. Yerli Pravda’nın daha olaylar yaşanmadan attığı başlığa bakar mısınız: “Sıkıyönetim dönemi gibi”. Cuntacılık sabıkası bir hayli kabarık bir gazetenin zikriyle fikri arasında insan bir bağlantı kuruyor, ister istemez. Birilerinin gönlü yine sıkıyönetimler istiyor, onun için mahkemelere akıl veriliyor, dosyalar hazırlatılıyor, cuntacılarla işbirliği yapılıyor. Vaziyet böyle olunca sendikaların pozisyonu üzerine kocaman bir soru işareti beliriyor. Geçmişte defalarca yapıldığı gibi acaba yine sendikalar istikrarsızlık ve kargaşanın vücuda gelmesi için maşa olarak mı kullanılıyor? Buna bugünden karar vermek, evet ya da hayır deyip kestirip atmak mümkün değil. Esas can alıcı bir soru da şu: Geçmişte olduğu gibi bugün de Türk medyası sokak gösterilerinin üzerine benzinle giderek sağduyu yerine çatışmayı mı körüklüyor. Buna da bugünden evet veya hayır demek imkânsız. Bekleyip göreceğiz ve sözümüz söz: Daima madalyonun iki yüzüne de bakacağız; çünkü her bir parça bir araya getirilmeden meselenin künhüne vâkıf olmak mümkün değil bu ülkede! Ayrıca gazeteciliğin olmazsa olmaz hükmü de bunu gerektiriyor; yani gerçeğin tamamını gösterme cesareti…

İster tap, İster ye !

Ne diyordu Hz. Ömer(r.a):
“- Cahiliye devrinde biz helvadan putlar yapar, onlara tapardık. Sonra yolculuk esnasında acıkınca da onları yerdik!”
İnsanoğlu önce “Demokrasi” diye bir “Tanrı” üretti, ona taptı. Yeni putu demokrasi için adaleti, sosyal güvenliği, devleti, hukuku, milleti, aile müessesesini, milli varlıkları ve toprakları, kültür ve inançları, ehliyeti gözden çıkarttı.
Türkiye’de de durum bu.
Dünyada da durum bu.
Fransızların ünlü düşünürlerinden gazeteci yazar Jean François Revel 1980’li yıllarda yazdığı “Yararsız Bilgi” adlı belgesel kitabında, “Demokrasinin kana kana içtiği haber kaynaklarına yalan karıştığını” söylediğinde SSCB dağılmamıştı bile. Demokrasiyi, ona içirilen işte bu “yalanlar” öldürdü. “Demokrasi hakikat, totalitarizm de yalan olmadan yaşayamaz” diyen Revel haksız mıydı? “Yalanın istilasına uğradığı zaman demokrasi intihar eder” diyen Revel için, “Saçmalama” diyebilir miyiz?
Diyemeyiz.
Ravel, Time dergisinin Hitler’i, New York Times’in de Stalin’i kamuoyuna sunuş tarzları Münih ve Yalta’yı hazırlamıştı der ve eler: “İnsanoğlu hakikati sevmez.”
Haksız mı?
Hakikati söylediğinizde size kızmayacak bir siyasi parti lideri var mı? Ve Türkiye’de “Demokrasi” demek, “Lider ne derse o” demek değil mi? Bir yanda “Yalanın istilasına uğradığı zaman intihar ettiği kesin olan bir demokrasi” diğer yanda da, “Hakikate tahammül edemeyen” siyasetin helvadan putları.
Yalnızca siyasi liderler mi “Hakikati sevmeyen ve yalanı” tercih edenler.
Keşke öyle olsaydı. Bakınız ne diyor Fransız düşünür:
“- Bilginler, gazeteciler, öğretim üyeleri ve hatta Papalık arsızca yalana sarılmaktan çekinmez.”
Ve devam eder:
“- Hakikat şu ki, bizleri hakikat ilgilendirmiyor.”
Ve noktayı koyar:
“- Artık bugün düşman bilgisizlik değil, yalandır!”
Şayet demokrasi ile yalan arasında sigara kanser ilişkisi gibi can alıcı bir ilişki varsa ve doğudan batıya bütün milletler, öğretim üyesinden gazetecisine, siyasetçisinden bilginlerine kadar her meslekten insanlık, ille de “yalan” diyorsa, insanları bilgilendirme kanallarının tamamına yakını işi gücü “yalan dünyada, dünyalık için yalan üretmek” olan mihrakların eline geçtiyse, orada hakikat diye bir şey kalmış mıdır?
Hakikatin olmadığı yerde demokrasinin tek ve alternatifsiz hakikat diye sunulması Hz. Ömer (r.a.)’in cahiliye devrinde kendi elleriyle yaptığı helvadan put değildir de nedir?
Hem tap, hem ye..
Tapılan bu puta yakından baktığında ne görüldüğünü Gazeteci Nezih Tavlaş, Ayşegül Akın ve Melih Aksoy 1992 yılında örnekleme yoluyla ürettikleri bir ankette gözümüzün içine sermişlerdi.
Milletvekillerinden yüzde 39’u Türkiye’de kaç il olduğunu bilmiyordu.
Milletvekillerinden yüzde 35.6’sı Türkiye’nin nüfusundan habersizdi.
Milletvekillerinin yüzde 32.8’i Meclisin kuruluş tarihini bilmiyordu.
Milletvekillerinin yüzde 43.8’i IMF’den habersizdi.
Milletvekillerinin yüzde 43’8’i NATO’yu tanımıyordu.
Ve bu “Bilmeme” listesi uzayıp gidiyordu.
Bugün durum ne kadar farklıdır biz de onu bilmiyoruz.
Amma “Bilenler” ne kadar biliyor, yani IMF’yi bilen hakikaten IMF’yi biliyor mu? BM’yi bizzat BM’de çalışanlar biliyor mu? ABD’yi ABD vatandaşları ne kadar biliyor ki, Türkiye’dekiler bilsin ve bugün BM’yi bilmeden, ABD’yi, İsrail’i bilmeden, Türk’ün bu coğrafyadaki serüvenini bilmeden Türkiye’yi yönetmek mümkün mü?
Ama demokrasi bu.
Halkın bilmesine gerek yok, çünkü milletvekilini halk değil, lider seçiyor.
Milletvekilinin de bilmesine gerek yok, çünkü her şeye lider karar veriyor.
Aslında liderin de bilmesine gerek yok, çünkü Time Dergisi’nin Hitler’i, New York Times’in Stalin’i kamuoyuna sunuş tarzları dün nasıl Yalta’yı hazırladı ise bugün de aynı mihrakların sosyal ve tarihi olayları takdim tarzları Büyük Ortadoğu Proje’sini, IMF reçetelerini, AB süreçlerini, Afganistan ve Irak’a müdahaleleri, PKK’ları, Turuncu Devrimleri hazırlıyor, liderlere de bu süreçlerde “görev üstlenmek” düşüyor..
İşte demokrasi bu!
İster tap, ister ye..

HasanDemir / yeniçağ